Bir insan düşün… Kendi içinde parçalanmış bir çağın ağırlığını sırtlanıyor. Yüzünde yorgun milletin izi, gözlerinde sönmez bir medeniyet közü. Kalabalıkta yürüyor ama ait değil hiçbir yere; bazı ruhlar zamana sığmaz, taşar akar.
Hayat akıp gidiyor, sokaklar yenileniyor, insanlar eriyor, inançlar kabuk bağlıyor. Dün canla savrulan hakikatler bugün pazarlarda satılıyor. Şehirler kabarıyor, diller köreliyor, yıldızlar sonlarına yuvarlanıyor. Ama içimizdeki dipsiz kuyu kıpırdamıyor.
Kimisi yokuşlarda kaybolur, kimisi dağın dibinde susuz çürür. Herkes yorulur nasibine göre, ama bazı omuzlara çağların molozları yığılır. Onlar gök kubbe çökmesin diye dimdik durur.
Şimdi Kızıl Irmak’ı düşün. Denize akması gerekirken tersine çağlıyor. Her damlası isyan, her köpüğü zincirli milletin çırpınışı. Suyu değil tarih akıyor damarlarında: nal izleri, yarım ezanlar, kopmuş minare sadaları, unutulmuş secdeler. Anadolu’nun kanı o, toprağa kök salmış, nabzımızı taşıyor.
İnsan bazen yurdunda garip kalır, toprağa bile yabancılaşır. Memleket taş-toprak değil; ruhu saran iklimdir. Bozulursa, evin kapısında misafir olursun.
Eskiden aynı göğe bakıp hakikate koşardık. Şimdi herkes ayrı karanlıkta. Kubbeler dilsiz, dualar bitkin, vicdanlar paslı. Gecenin koynunda ağır yalnızlık: kendi gölgen bile tedirgin eder.
Dünya tuzak şimdi. Gülüşlerde hançer, alkışlarda çürüme, kalabalıklarda mezar suskunluğu. Çoğu yürümüş hatıra; ruhlar gömülü, bedenler gecikmeli.
Acıyı yük sanırlar bazıları. Oysa yaralar hakikate erdirir. En çok kanadığın yerde bulursun kendini. Kader bazı ruhları kor ateşle yoğurur.
Biz de o ateşten geçtik. Gözyaşı, toprak, şehit kanı mayamızda. Yüzümüzde savaş pası, secde nuru. Dikenli yollar yoğurdu bizi, içimizde köz sönmedi.
Şimdi seziyorum: Bazı ruhlar yük için doğar. Alkışsız, ödülsüz, yalnız. Eğilirse, milletin belleği yiter.
Gün olur, yastıkta anlarsın: Dinlenme değil bu, toprağa alıştırma. Dünya kalkarken tek soru: “Bunca karanlıkta ruhumuzu ne kadar sakladık?”
Mustafa ŞİMŞEK