Bazı insanlar kalabalıkta yaşar ama içlerinde büyük bir yalnızlık taşır, kimse bilmez. Geceleri odalarda ışık yanar, bedenler oturur ama ruhlar çoktan gitmiştir. Bazen konuşmaz insan... Kelimeler yetmez ki o kırgınlıklara. O içe çöken sessizlik, en uzun cümleden fazla şey söyler.
Hayat insanı iki uçurum arasına sıkıştırır genelde. Ne tam kavuşma sıcaklığı var elde, ne de kaybetmenin buz gibi hali. İşte o aralıkta yorulursun en çok. Arzularınla gerçeklik arasında ezilirsin. Umutlar ayakta tutar sanırsın, ama asıl eksikliklerin sızısı yaşatır seni. Ruh, tamamlanamadığı yerden derinleşir vesselam.
Eskiden çok şey isterdin: biraz anlaşılmak, sevilmek, yaslanacak gerçek bir omuz. Ama zamanla anlarsın, dünya eksiklerini kabul edene hafifler. İhtiraslar, büyük planlar... Hepsi avuçta birkaç kırık hatıraya döner. Gün gelir, kendi içindeki yıkıntılarda dolaşırsın.
Aşk bile bazen yas tutmak olur geçmişe. Canını yakanı hatırlamak, ruhun tuhaf hali. Bazı anılar cam kırıntısı gibi içte kalır, yıllarca. Ne unutursun ne taşırsın. Kalbin kuytusunda saklayıp yaşarsın artık.
Ömür sonunda herkesi vicdanın önüne koyar: En çok orada yenilirsin. Dışarıdan sert görünenler, geceleri geçmişine boyun eğer, içlerinde kırık bir çocuk. Pişmanlık içten gelen bir ses, zamanı gelince konuşur. Acıtır, hem de fena. Ama o sızı olmasa merhameti nasıl öğrenirdik?
Olgunluk da şu belki: Yaraları inkar etmemek, onları taşıyacak kalp olmak. Acılar geçmez, içe yerleşir. Ve en büyük dersi onlardan alırsın, dizinin dibinde.
Mustafa ŞİMŞEK