Bir Hücrenin Öğrettikleri. Bazı geceler vardır. Uyuyamazsınız. Çünkü içinizde bir tarih canlanır. Her 12 Eylül'de uyanık kalırım. Takvim sayfası değişmez ama kalbimin içi değişir. Aniden bir yüz gelir aklıma. Mehmet... Ona “Kuzucu” derdik. Çünkü bu dünya onun kalbine göre değildi. Mehmet varlıklı bir aileden geliyordu. Olabildiğince sessiz kalmalıydı. İsterse eğilebilirdi. Unutulabilirdi eğer isteseydi. Ama sessiz kalmadı. Çünkü sessizlik bazı insanların ölmesine neden olur. Bir gece geldiler. Kapıyı çalan onlar değildi, kaderdi çalan. Ve onu aldılar. Annesinin duası kapıda kaldı. Babası sessiz kaldı. Ev yetim kaldı. Mehmet o andan itibaren bir hücreye kapatıldı. Ama ruhu sığmadı. Demir kapılar... Soğuk duvarlar... Kişinin kendi başına bırakıldığı o korkunç yalnızlık... Orada bir kişi şunu öğrenir: Kalabalıklar yalan. Gerçek yalnızdır. Dokuz idam... Birine dokuz kez “öl” demek... Ama her seferinde “Allah var” dedi. Ve yaşadı. Annesi... Adı Şükran'dı. Bir anne adı gibi değil, bir dua gibi. Şükran... Minnettarlıktan geliyordu. Mehmet hapisteyken, bir bayram öncesi gece vefat etti. Oğlunun hayır duasını alamadı, ona bir daha bakamadı. Kendi çocuğu için umutla ayrılan bir anne. Ve ertesi sabah... Bayram sabahıydı. Güneş doğarken Burdur uyumamıştı. Herkes aynı yere yürüdü. Bayram namazına... Ama o sabah sadece bayram namazı kılınmadı. Bir annenin cenazesi vardı. Mehmet orada değildi. Ama Burdur oradaydı. Neredeyse tüm şehir oradaydı. Binlerce insan... Sessiz... Başlar eğik... Gözler dolu... Tabut omuzlarda değil, parmak uçlarındaydı. Düşerse kalpleri ezecekmiş gibi... Emanetmiş gibi... Mehmet’in yokluğuyla ağıt yakıyorlarmış gibi. O gün Burdur'un ileri gelenleri şöyle dedi: "Bugün bir annenin cenazesini değil, bir çocuğun özleminin cenazesini kaldırıyoruz." Mehmet içerideydi. Ama şehir onun yerine ağladı. Ona bir kez olsun omuz verdiler. Onun yerine dua ettiler. Yaptığı ilk şey: Bir eczane açtı. Ve adını koydu: "Şükran Eczanesi." Annesinin adını haykırdı. İlaç şişelerinde. Reçetelerde. Duvarlarda. Kalbinde. Çünkü bazı çocuklar annelerini mezarda değil, hayatta yaşatır. Orada Kur'an öğrendi. Secde etmeyi öğrendi. Gözyaşı dökmeyi öğrendi. Bu hapishane onun için bir okul oldu. Ama gerçek hikaye burada bitmedi. Asıl hikaye burada başladı. Mehmet sadece Burdur'a dönmedi. Güneş gibi doğdu. Isıttı. Aydınlattı. Sessizce... Gösterişsiz... Bir aşevi açtı. Tabelasına yazmadı, reklam yapmadı, fotoğraf paylaşmadı. Sadece kapısını açtı. Her sabah... Yalnızlara. Fakirlere. Öğrencilere. Muhtaçlara. Ücretsiz çorba dağıttı. Her Ramazan... İftar sofraları kurdu. Ama kimse bilmedi. Çünkü iyiliğini reklama değil, Allah'a emanet etti. Burdur'da herkes bunu bilir: Nerede bir fakir varsa, Mehmet onu bulur. Nerede biri düşmüşse, Mehmet ilk oraya varır. Nerede bir öğrenci çaresizse, kapısı çalınır. Ve o kapı açılır. Sessizce. Kimse görmeden. Çünkü acıyı bilirdi. Açlığı bilirdi. Yalnızlığı bilirdi. Özlemi bilirdi. Bir kişi yaşamadığı bir acıyı iyileştiremez. Mehmet iyileştirebilirdi. Bugün onu görenler der ki: "Ne kadar başarılı." Ben başka bir şey görüyorum. Hala gözlerinde görüyorum: Bir hücre. Bir annenin mezarı. Bir bayram sabahı. Parmak uçlarında taşınan bir tabut. Bir çorba tenceresi. Bir yetimin gülümsemesi. Ne kaybettik? Gençliğimizi. Cesaretimizi. Masumiyetimizi. Ama şunu öğrendik: Bu dünyada var olanlar en çok düşenlerdir. 12 Eylül bize şunu öğretti: Bir insan ya eğilir... ya derinleşir. Mehmet derinleşti. Her 12 Eylül'de, önümde bir ayna görüyorum. Ve kendime soruyorum: "Eğer ben olsaydım, hayatta kalabilir miydim?" Cevap veremiyorum. Çünkü herkesin sınavı kendisi için ağırdır. Bazı insanlar vardır... Hapishaneye gitmezler... Terbiye edilirler. Yanıp arınırlar. Ve evlerine gönderilirler. Mehmet öyle döndü. Yanmış. Ama saf.
Yazan : zara.lı
Anasayfa
Yazarlar
MUSTAFA ŞİMŞEK
Yazı Detayı
Bu yazı 27 kez okundu.
Hücredeki Çığlık
Bir Hücrenin Öğrettikleri. Bazı geceler vardır. Uyuyamazsınız. Çünkü içinizde bir tarih canlanır. Her 12 Eylül'de uyanık kalırım. Takvim sayfası değişmez ama kalbimin içi değişir. Aniden bir yüz gelir aklıma. Mehmet... Ona “Kuzucu” derdik. Çünkü bu dünya onun kalbine göre değildi. Mehmet varlıklı bir aileden geliyordu. Olabildiğince sessiz kalmalıydı. İsterse eğilebilirdi. Unutulabilirdi eğer isteseydi. Ama sessiz kalmadı. Çünkü sessizlik bazı insanların ölmesine neden olur. Bir gece geldiler. Kapıyı çalan onlar değildi, kaderdi çalan. Ve onu aldılar. Annesinin duası kapıda kaldı. Babası sessiz kaldı. Ev yetim kaldı. Mehmet o andan itibaren bir hücreye kapatıldı. Ama ruhu sığmadı. Demir kapılar... Soğuk duvarlar... Kişinin kendi başına bırakıldığı o korkunç yalnızlık... Orada bir kişi şunu öğrenir: Kalabalıklar yalan. Gerçek yalnızdır. Dokuz idam... Birine dokuz kez “öl” demek... Ama her seferinde “Allah var” dedi. Ve yaşadı. Annesi... Adı Şükran'dı. Bir anne adı gibi değil, bir dua gibi. Şükran... Minnettarlıktan geliyordu. Mehmet hapisteyken, bir bayram öncesi gece vefat etti. Oğlunun hayır duasını alamadı, ona bir daha bakamadı. Kendi çocuğu için umutla ayrılan bir anne. Ve ertesi sabah... Bayram sabahıydı. Güneş doğarken Burdur uyumamıştı. Herkes aynı yere yürüdü. Bayram namazına... Ama o sabah sadece bayram namazı kılınmadı. Bir annenin cenazesi vardı. Mehmet orada değildi. Ama Burdur oradaydı. Neredeyse tüm şehir oradaydı. Binlerce insan... Sessiz... Başlar eğik... Gözler dolu... Tabut omuzlarda değil, parmak uçlarındaydı. Düşerse kalpleri ezecekmiş gibi... Emanetmiş gibi... Mehmet’in yokluğuyla ağıt yakıyorlarmış gibi. O gün Burdur'un ileri gelenleri şöyle dedi: "Bugün bir annenin cenazesini değil, bir çocuğun özleminin cenazesini kaldırıyoruz." Mehmet içerideydi. Ama şehir onun yerine ağladı. Ona bir kez olsun omuz verdiler. Onun yerine dua ettiler. Yaptığı ilk şey: Bir eczane açtı. Ve adını koydu: "Şükran Eczanesi." Annesinin adını haykırdı. İlaç şişelerinde. Reçetelerde. Duvarlarda. Kalbinde. Çünkü bazı çocuklar annelerini mezarda değil, hayatta yaşatır. Orada Kur'an öğrendi. Secde etmeyi öğrendi. Gözyaşı dökmeyi öğrendi. Bu hapishane onun için bir okul oldu. Ama gerçek hikaye burada bitmedi. Asıl hikaye burada başladı. Mehmet sadece Burdur'a dönmedi. Güneş gibi doğdu. Isıttı. Aydınlattı. Sessizce... Gösterişsiz... Bir aşevi açtı. Tabelasına yazmadı, reklam yapmadı, fotoğraf paylaşmadı. Sadece kapısını açtı. Her sabah... Yalnızlara. Fakirlere. Öğrencilere. Muhtaçlara. Ücretsiz çorba dağıttı. Her Ramazan... İftar sofraları kurdu. Ama kimse bilmedi. Çünkü iyiliğini reklama değil, Allah'a emanet etti. Burdur'da herkes bunu bilir: Nerede bir fakir varsa, Mehmet onu bulur. Nerede biri düşmüşse, Mehmet ilk oraya varır. Nerede bir öğrenci çaresizse, kapısı çalınır. Ve o kapı açılır. Sessizce. Kimse görmeden. Çünkü acıyı bilirdi. Açlığı bilirdi. Yalnızlığı bilirdi. Özlemi bilirdi. Bir kişi yaşamadığı bir acıyı iyileştiremez. Mehmet iyileştirebilirdi. Bugün onu görenler der ki: "Ne kadar başarılı." Ben başka bir şey görüyorum. Hala gözlerinde görüyorum: Bir hücre. Bir annenin mezarı. Bir bayram sabahı. Parmak uçlarında taşınan bir tabut. Bir çorba tenceresi. Bir yetimin gülümsemesi. Ne kaybettik? Gençliğimizi. Cesaretimizi. Masumiyetimizi. Ama şunu öğrendik: Bu dünyada var olanlar en çok düşenlerdir. 12 Eylül bize şunu öğretti: Bir insan ya eğilir... ya derinleşir. Mehmet derinleşti. Her 12 Eylül'de, önümde bir ayna görüyorum. Ve kendime soruyorum: "Eğer ben olsaydım, hayatta kalabilir miydim?" Cevap veremiyorum. Çünkü herkesin sınavı kendisi için ağırdır. Bazı insanlar vardır... Hapishaneye gitmezler... Terbiye edilirler. Yanıp arınırlar. Ve evlerine gönderilirler. Mehmet öyle döndü. Yanmış. Ama saf.
Yazan : zara.lı
Ekleme
Tarihi: 15 Şubat 2026 -Pazar
Hücredeki Çığlık
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.