Bir şeyler oluyor bu topraklarda. Tarif etmesi güç, ama hissediliyor. Sabah gazetesini açtığında değil — akşam evine döndüğünde, yüzüne bakan aynada hissediliyor. Bir rahatsızlık. Yerleşik, kronik, adı konulmamış bir rahatsızlık.
Ben buna ölçü kaybı diyorum.
Ölçü; sadece terazinin kefesi değildir. Söylenen sözün arkasında durmaktır. Harama uzanan elin duraksayabilmesidir. Güçlüyken affetmenin, tokken paylaşmanın, yalnızken dürüst kalmanın adıdır. Ve bu ölçü, sessiz sedasız kayboluyor. Kimse fark etmiyor. Çünkü herkes kaybediyor.
Vicdan sustuğunda insan, bunu önce bir rahatlama sanır. Oysa o his, kangren başlangıcıdır.
Toplumlar nadiren savaşla çöker. Çoğunlukla alışkanlıkla çöker. Yavaş yavaş, fark edilmeden. Önce küçük yalanlar hoş görülür. Sonra büyükleri sıradanlaşır. Emanete ihanet, "mecburiyet" adını alır. Kimseyi kandırma ilkesi, "herkes yapıyor" gerekçesiyle rafa kalkar. Ve bir gün bakarsın — meydanda hâlâ insanlar var, ama o insanların içinde başka biri oturuyor. Tanımadığın biri.
İşte yozlaşma budur.
Dışarıdan gelen bir saldırı değil. İçeriden yapılan küçük küçük tavizlerin birikimi.
Ahlâk filozofları bunu çok önce gördü. Aristoteles "ethos" dediğinde, bir davranış kuralından değil, bir karakter inşasından bahsediyordu.
Karakter ise tekrarlanan tercihlerden doğar. Her gün yaptığın küçük seçimler, zamanla senin kim olduğunu yazar. Bunu bilen adam, "kendin muhtaç iken başkasına cömert ol" sözünü bir vecize olarak okumaz. Bir inşa projesi olarak okur.
Şunu sormak istiyorum ve cevabı bildiğimi iddia etmiyorum:
Kuvvetliyken affetmeyi bilen kaç insan tanıyorsunuz?
Yanlış ölçen, eksik tartan, sözünden dönen, harama bakan adamın karşısında durup "bu yanlış" diyebilen kaç insan?
Adalet, mahkemelerde değil, önce bu soruların cevabında yaşar.
Mahkeme, vicdanın bittiği yerde başlar. Ve vicdan erken ölürse, adalet geç doğar — çoğu zaman da sakat doğar.
Hakikat rahatsız eder. Bu yüzden onu örtbas ederiz. Üstüne dil dökeriz, teoloji inşa ederiz, ideoloji giydiririz. Ama altında yatan şey hep aynıdır: o eski, basit, ezelden beri bilinen gerçek. Yalan söyleme. Kimseyi kandırma. Sözünde dur.
Bunları söylemek için büyük bir sistem gerekmez. Sadece irade gerekir.
Medeniyeti kitaplar değil, karakterler taşır. Bunu söylediğimde klişe gibi duyulduğunun farkındayım. Ama klişe, tekrar edildiği için klişe olur — yanlış olduğu için değil. Ve şu an tekrar söylenmesi gereken şeyler var.
Yukarıya değil aşağıya bak. Kendi eksiğini gör. Söz verdiysen tut. Güçlüyken eğil.
Bunlar naif öğütler değildir. Bunlar, çürümeye karşı tek gerçek direnç noktalarıdır. Diriliş, büyük nutuklarla başlamaz. Bir insanın verdiği sözü tutmasıyla başlar. Sonra bir diğeri tutar. Sonra bir diğeri.
Ve yavaş yavaş, ölçü geri döner.
Allah'a şükür; bu topraklar her şeyini yitirmedi henüz. Ama hafıza zayıflıyor. Ve hafızasını yitiren toplum, hangi yönde yürüdüğünü bilemez. Sadece yürür.
Ölçüsünü bilen adam, kaybetse de kaybolmaz. Ölçüsünü yitiren adam ise kazansa da kazanmış sayılmaz.
Mustafa ŞİMŞEK